***Bu yazı sevgili Serkan EKMEN ile yaptığımız söyleşiden türetilmiştir...
Modern dünyanın baş döndürücü hızı, öğretmenleri her zamankinden daha büyük zorluklarla karşı karşıya bırakıyor. Sürekli güncellenen teknoloji, değişen öğrenci profilleri ve yeni pedagojik yaklaşımlar arasında bir öğretmenin kendini taze ve ilham dolu tutması kolay değil. Peki, bu maratonda tükenmeden ilerlemenin sırrı ne olabilir? Bu sorunun cevabını basit ama güçlü bir mottoda özetleyebiliriz "Parttime öğretmen, fulltime öğrenci" olmak...
Yakın zamanda çok kıymetli Serkan EKMEN hocamız ile yaptığımız bir söyleşiden damıttığımız bu yazı, bir öğretmenin neden ömür boyu öğrenci kalması gerektiğine dair beş güçlü ve şaşırtıcı çıkarımı masaya yatırıyor. Bu ilkeler, yalnızca mesleki birer tavsiye değil, aynı zamanda daha tatmin edici ve enerjik bir öğretmenlik kariyerinin de anahtarlarını sunuyor.
Tecrübeli bir öğretmenin düşebileceği en büyük tuzaklardan biri, artık her şeyi bildiğini ve "olduğunu" düşünmektir. Bu bakış açısının temelden hatalı olabilir. Esasen, "bilmek" ve "olmak" süreçleri, bir hedefe varılıp tamamlanan yolculuklar değildir. Tam aksine, bilgi arttıkça cehaletimizin ne kadar derin olduğunu fark ettiğimiz, sonu gelmeyen bir keşif yolculuğudur.
Şöyle örnek vermek gerekirse: Bilim insanları "hücre"yi keşfettiklerinde, hayatın temel yapı taşını bulduklarını sandılar. Bu büyük bir "bilme" anıydı. Ancak hücrenin içine baktıklarında, organellerden oluşan bambaşka bir evrenle karşılaştılar. Hücreyi bilmek, aslında bilmedikleri ne kadar çok şey olduğunu yüzlerine vurdu. Tıpkı bunun gibi, bir konuda derinleşen her öğretmen, aslında ne kadar az bildiğini fark eder.
"Bilmek ve olmak kavramları tamamlanabilen şeyler değildir bana göre. Yani bir şeyi biliyorum ve tamam ben oldum demek çok mümkün değildir diye düşünüyorum."
Bu felsefeyi benimsemek, sürekli gelişim yolculuğuna çıkmak için atılması gereken en temel adımdır. Bu yolculukta enerjimizi nereye harcayacağımız ise tamamen bizim seçimimizdir.
Mesela öğretmenlerin enerji harcaması konusunda son derece pratik ve çarpıcı bir argüman sunalım. Mesele, enerji harcayıp harcamamak değil, bu enerjiyi nereye harcamayı seçtiğinizdir. Her öğretmenin önünde iki temel seçenek vardır:
1. Proaktif Enerji: Enerjinizi kendinizi geliştirmeye, yeni metotlar öğrenmeye, teknolojiye adapte olmaya ve değişen öğrenci profillerini anlamaya harcamak.
2. Reaktif Enerji: Unutmayın, harcanan enerji temelde aynıdır. Bu enerjiyi ya güncelliğini yitirmiş yöntemler yüzünden ortaya çıkan disiplin sorunlarını çözmeye, derse ilgisiz öğrencilerle başa çıkmaya ve veli şikayetleriyle uğraşmaya harcarsınız.
Sonuçta her iki yol da enerji gerektirir. Ancak birincisi sizi daha yetkin, tatmin olmuş ve daha az stresli bir profesyonele dönüştürürken; ikincisi sizi tüketir ve meslekten soğutur. Seçim, enerjinizi sorunlarla boğuşarak mı yoksa çözümler üreterek mi harcayacağınızdır. Bu proaktif enerji kullanımının en önemli alanı ise, şikayet etmek yerine anlamayı seçtiğimiz, hızla değişen öğrenci profilidir.
"Bizim zamanımızda böyle değildi," veya "şimdiki çocukların dikkat süreleri çok kısa" gibi şikayetler, günümüz sınıflarında sıkça duyulur. Ancak bu şikayetler, sorunun kaynağını gözden kaçırır. Artık karşımızda "dijital yerli" olarak adlandırılan, teknolojinin içine doğmuş bir nesil var. Öğretmenlerin çoğu ise analog dönemden gelen "dijital göçebeler".
Bu kuşak farkı, sınıfta kaçınılmaz olarak bir iletişim ve anlama boşluğu yaratır. Etkili öğretmenlik, bu durumu şikayet konusu yapmak yerine onu bir gerçeklik olarak kabul edip uyum sağlamaktan geçer. Ancak bu uyum, tek taraflı bir çaba olmak zorunda değildir. Bu noktada "öğrenme yoldaşlığı" kavramını önerebiliriz: Öğretmenler, teknoloji konusunda kendilerinden daha yetkin olan öğrencilerinden öğrenebilir, onlarla birlikte yeni araçları keşfedebilirler. Bu yaklaşım, kuşak farkını bir sorundan, iş birliği için bir fırsata dönüştürür.
"Şikayet etmek kolay ama hani bir mum yakmak gerekirse bu değişimi kucaklamak buna uyum sağlamak lazım... Uyum sağlayanlarsa nispeten ilham veren fark yaratan... öğretmenler olarak anılacaklar diye düşünüyorum."
Elbette bu uyum ve öğrenme süreci için en büyük engel olarak öne sürülen bahane "zaman"dır.
Öğrenmenin önündeki en yaygın bahane şüphesiz "zamanım yok" bahanesidir. Ancak öğrenmek için saatler süren resmi eğitimlere veya uzun okuma seanslarına ihtiyacınız yok. Çözüm, "mikro-öğrenme" kavramında saklı.
Bu konuda kendi oğlumdan somut bir örnek vereyim müsaadenizle. Oğlum, okula arabayla gidip geldikleri 10'ar dakikalık yolculuklar sırasında bir uygulama üzerinden satranç ve yabancı dil öğreniyor. Sadece bu kısa ve tutarlı zaman dilimlerini kullanarak birkaç ay içinde kayda değer bir ilerleme sağladı.
Bu örnek, öğrenmenin hayatın küçük boşluklarına nasıl sığdırılabileceğini gösteriyor. İşe gidip gelirken bir podcast dinlemek, bir kahve molasında 10 dakikalık bir eğitim videosu izlemek veya bir kitap okuma uygulamasından birkaç sayfa ilerlemek, uzun vadede muazzam bir birikim sağlar. Çoğu zaman "zamanım yok" demek, aslında "bu benim önceliğim değil" demektir. Bu küçük anları bile en verimli şekilde kullanmanın yolu ise en üstün beceriyi edinmekten geçer.
Bir ömür boyu öğrenci kalmanın kilidini açan nihai beceri, "öğrenmeyi öğrenmektir". Bu kavramı, lambadan çıkan cin analojisiyle açıklayabiliriz: Cinden üç dilek istemek yerine, en akıllıca olan "sınırsız dilek hakkı" istemektir. İşte "öğrenmeyi öğrenmek" de eğitimin sınırsız dilek hakkıdır.
Bu beceriyi kazanmak, bir önceki maddedeki zaman problemini de kökünden çözer. Beynimizin bilgiyi nasıl işlediğini, neleri kalıcı hafızaya aldığını ve neleri unuttuğunu anlamak, her türlü yeni bilgiyi çok daha verimli ve kalıcı bir şekilde edinmemizi sağlar. Arabanızın anahtarını nereye koyduğunuzu unutabilirken, araba kullanmak gibi karmaşık bir beceriyi asla unutmamanız, beynimizin öğrenme prensiplerine sahip olduğunun en net kanıtıdır. Bu prensipleri keşfettiğinizde, mikro-öğrenme anlarınızın verimi katlanır ve öğrenme bir zorunluluktan çıkıp hayat boyu sürecek bir merak ve keşif macerasına dönüşür.
Öğretmenlik, bilgiyi aktarmaktan ibaret bir meslek değildir; aynı zamanda o bilgiyi sürekli olarak edinme, tazeleme ve dönüştürme sanatıdır. Bir öğretmenin öğrenme yolculuğu asla bitmez ve bu yolculuk, onun mesleki canlılığının ve öğrenciler üzerindeki etkisinin temel kaynağıdır.
Peki siz, önünüzdeki 20 yılı güzelleştirmek için bugün 15 dakikanızı hangi yeni bilgiyi keşfetmeye ayıracaksınız?
Söyleşide tavsiye ettiğimiz ve her öğretmenin kütüphanesinde bulunması gereken üç temel eser:
· Derinleş - Cem Balçıkanlı: Bir öğretmenin kendine sorması gereken 5 temel soruyu ele alıyor. Kitabın son sorusu ("Nasıl hep öğrenen biri olarak kalabilirim?") bu yazının ana fikriyle birebir örtüşüyor.
· Savaşçı - Doğan Cüceloğlu: Benim her öğretmene tereddütsüz ilk tavsiyesi olan bu "şaşmaz açık ara" eser, yaşama sevincini kaybetmiş bir öğretmenle diyaloglar üzerinden ilham veriyor.
· Aklını En Doğru Şekilde Kullan - Carol S. Dweck: Gelişime açık ve sabitlenmiş zihniyetler arasındaki farkı ve bunun başarıya etkisini anlatıyor. Öğrenen bir öğretmen olmanın zihinsel altyapısını kurmak için temel bir kaynak.
Teşekkürler...